Etiketler

, , ,


Osmanlı tarih yazımında genel itibariyle yukarıdan aşağıya doğru bir yöneliş vardır. Sultanların, sarayın ve görece daha üst konumdaki kişilerin hayatı anlatılagelmiştir. Buna karşılık özellikle 20.yy.dan itibaren Annales Okulu’nun da etkisiyle ve Halil İnalcık gibi profesörlerin tarihe bakış açısıyla aşağıdan yukarıya doğru bir bakış başlamıştır. Bu sarayın ve sultanların politik, askeri ya da kültürel hayatlarına gölge düşürmez. Aksine toplumun tüm kesimlerini daha iyi anlamamıza yardımcı olmaktadır. Ancak buradaki problem elimizde belge olarak kullanılabilecek Osmanlı toplumundaki bireyler tarafından kaleme alınmış anılar, günceler, sohbetnameler vb. Belgelerin saray dökümanteri kadar çok olmamasıdır. Buna karşılık bu belge türlerinin gün yüzüne son 20-30 yılda çokça çıkmaya başladığını söyleyebiliriz. Böylece Osmanlı toplumunun günlük hayatına dair bazı konuları bilebilmekteyiz. Bu kısa yazıda son 400 yıldaki Osmanlı toplumunun yaşamına dair bazı sorular, görüşler ve bilgiler paylaşmaya özen göstereceğim. 

17.yy, Osmanlı Devleti içindeki toplumsal hareketliliğin çokça görülmeye başlandığı bir yüzyıldır. Viyana önlerindeki bozgundan sonra ve 1699’un sonuna kadarki süreçte toplum yapısında birçok göç yaşanmıştır. Birçok müslüman Avrupa’da esir hayatına başlamıştır ( Daha detaylı bilgi için bkz. Temeşvarlı Osman Ağa’nın Anıları). Aynı zamanda Balkanlar’daki birçok müslüman eğer kaçabilirlerse İstanbul’a ya da Anadolu topraklarına göç etmeye başlamıştır. Bu göçler sonucunda, Osmanlı toplumundaki bilgi ve tecrübe paylaşımı daha da çok artmıştır. Ancak Cemal Kafadar’ın dediği gibi, bu göçler dışında da, öncesinde de ve sonrasında da birçok Osmanlı askeri ya da idari yetkilileri ticaretle içiçeydi. Avrupa’daki günlük yaşamı, kullanılan objeleri vs. Ticaret ve tüccarlar vasıtasıyla takip edebiliyorlardı. Osmanlı toplumundaki tüccar nüfusun da bu kapsamda askeri ya da idari yetkililerin etkileşim ağının içinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda poliçe kavramı kullanılıyordu. Tütün tanınıyordu. Salça ülkenin dört bir yanındaydı. 3 boyutlu duvar süslemeleri biliniyordu. İskambil kartları vardı. Cep ya da duvar saatleri kullanılmaktaydı.  

Osmanlı toplumunun ögeleri düşünsel olarak Avrupa düşün hayatına uzak olmasa da yakın değildi. Matbaanın çokça olmaması düşünsel fikirlerin paylaşımının önünde bir engeldi. Toplumda büyük bir kesimde -bilebildiğimiz kadarıyla- tarikatların ve dini grupların üstünlüğü olabilir. 20.yy.da Birinci Dünya Savaşı’nda Galiçya’da bombaların altında bile şeyhine mektup yazan ve gönülden bağlı olan Hacı Mehmet Emin Bey’in mektupları bu üstünlüğü doğrulayabilir. Ya da Kafadar’ın kitabında yer verdiği Asiye Hatun bir örnek olabilir. Asiye Hatun aynı zamanda Osmanlı toplumundaki kadın hayatına dair de bir pencere açabilmektedir. Ve bizlere gösterdiği gibi Sultan İbrahim’in saltanatı sırasında, siyaset dışında, bilim ve tasavvuf konularında bilgili bir Üsküplü kadının iç dünyası ve şeyhine olan bağlılığı kayda değerdir.  

Osmanlı toplumunda birçok hatıranın varlığını biliyoruz. Bu hatıralar ortaya çıkmaktadır. Otobiyografik eserler saray ve sultanların dışında da Osmanlı toplumunda karşılık bulmuştur. Osmanlı toplumundaki bireyler de kendi geleceklerini, ailelerinin sonraki yıllarda nasıl hatırlanacağını, gelecekte neler olacağını merak ediyorlardı. Bu bağlamda çeşitli konularda hatıralar, sohbetnameler, anılar, seyahatnameler bulunmaktaydı. Kahve ve kahvehane kültürü özellikle politik ve sosyal yaşamın merkeziydi. Birçok sultanın kahvehanelere karşı katı tutumunun sebebi de buydu. Osmanlı kadınları, ticaretin ve sosyal hayatın en azından bir kısmının içindeydi. Toplumun, ahiret hayatına dair olan inançlarını, ölüme dair ya da dünyaya dair görüşlerini tarikat şeyhleriyle olan ilişkilerinden okuyabiliyoruz.