Etiketler

, , , ,


Erich von Ludendorff’un hatıraları Birinci Dünya Savaşı için önemli bir eserdir. Ludendorff, 1865’de doğmuş ve 1937’de hayatını kaybetmiştir. Şüphesiz ki dünya tarihi açısından en önemli yılları Birinci Dünya Savaşı’na tekabül eden yıllardır. Savaştan hemen sonra hatıralarını yazmıştır. 1919’da Almanya’da basılmıştır. Hemen 1920’de Osmanlı Genelkurmay’ı tarafından eski harflerden oluşacak şekilde Almancadan çevrilmiştir.

 Günümüzde popüler film kültüründe –örneğin Wonder Woman (2017)- kötü karakter olarak anılan Ludendorff ki savaşı Almanlar kaybettiği için kötü karakter olarak bahsedilir. Muhtemeldir ki Almanlar kazansaydı ve tarihi Almanlar yazıyor olsaydı mesela Churchill kötü karakter için gayet uygun olabilirdi. Ludendorff’un vermiş olduğu bilgiler tarihsel süreç içerisinde düşünülüp doğruluğu ya da yanlışlığı analiz edilmelidir. Bu yazının amacı Ludendorff’un Birinci Dünya Savaşı ekseninde Türk ordusuna  dair hem genel boyutta yaptığı tespitlerine hem de özelde Enver Paşa ile ilgili olan görüşlerine bir değerlendirme getirmektir. Alman emir komutasının işlevselliğinin en üst kademedekilerinden biri olan Ludendorff’un Birinci Dünya Savaşı süresince İstanbul ile nasıl iletişim kurulduğu hangi konularda ortak olunduğu ya da zıt düşüldüğü noktasında bir ışık tutmak bu yazının başka bir amacıdır. Ayrıca 1914-18 arasının Türkler açısından en mühim kırılma noktalarından biri olan Galiçya’ya asker gönderiminin Ludendorff’un hatıraları ışığında tekrar bir değerlendirmesi yapılacaktır ki Ludendorff bu noktada Türkler’in oldukça sadık bir politika izlediğinden sıklıkla bahseder fakat Almanlar için elzem olan bu yardım bizim için Filistin ve Irak’ta çok büyük bir toprak kaybının oluşmasının asıl nedenlerinden biri olmuştur.

İttifakın İki Sadık Gücü: Türkler ve Almanlar

Ludendorff’un özellikle Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili en çok yakındığı konu iaşenin oldukça yetersiz ve ilkel olmasıdır. Anadolu ve özellikle de İstanbul saldırıya açık ve savunmaya muhtaç olarak görülür[1]. Türk ordusu üzerinde Liman (von Sanders) Paşa’nın ve de Golç (Goltz) Paşa’nın emeği savaş öncesine dayanır. Ordunun Balkan Savaşlarından sonraki durumu kötü de olsa hızlı bir gelişim seyrettiği açıktı. Netice olarak modernizasyondan uzak bir ordu vardı. Enver Paşa’nın belirttiği gibi Türk ordusunun tam olarak sağlam bir güce dönüşmesi 5 yılı bulup 1919’a kadar sürmesi bekleniyordu. İstanbul’a savaş öncesinde de savaş süresince de yapılan yardımlar Romanya üzerinden kaçak yollarla da yapılır. Ludendorff, doğudaki ve güneydeki birliklere gönderilen yardımların çok zor şartlarda ulaştırılmaya çalışıldığını da dile getirir. Ocak 1916’da Selanik’in Alman yönetimine geçmesiyle İstanbul’a iaşenin kolay bir hal aldığını da vurgular. Ayrıca bir diğer kolaylık da Bulgaristan’ın ittifaka katılmasıdır[2]. Yalnız hatıraları boyunca Bulgarlar’a karşı ciddi bir cephe aldığı ortadadır. Tabiki bu durum Bulgarlar’ın izlediği siyasetin çok fazla değişkenlik göstermesi ile alakalıdır. Ludendorff, Bulgarlar’ın sadık olmadığından bahseder. “Şayet Almanlar güçlüyse varlar güçlü değilse yoklar” demektedir[3]. Türkler’in sadık olduğundan sıklıkla bahseder yalnız gücünün Britanya ve Fransa karşısında yeterli olmadığının da bilincindedir.

Ayrıca Türkler’in son derece cesur askerler olduğunu dile getirir. 1917 kış aylarındaki çarpışmalarda Avusturya’nın Rusya karşısında aciz duruma düşmesinin ardından: “Ruslar ancak bu ilerlemeyi Avusturyalılar’a karşı yapabilirler. Almanlar’a ya da Türkler’e karşı yapamazlar” demiştir[4]. Bu düşünceye özellikle Galiçya’da çarpışan Türk ordusunun başarıları neden olmuştur. Ayrıca Filistin ve Irak’ta Türkler’in yanında hatta savaşın başlarında Kanal cephesinde Arapların kullanılmasına oldukça soğuk bakar[5] ki birçok cephede düzensiz ve başına buyruk hareket edebildikleri için Alman subaylar tarafından da hoş bakılmamıştır. Tabiki burada istisnai durumlardan bahsedilmemektedir

 Birinci Dünya Savaşı’nın ilk dönemlerinde Ludendorff’un da bakışı İtilaf güçlerinin birlikteliğine göre İttifak grubunun yetersiz olduğudur. Özellikle Avusturya-Macaristan’ın Rusya’ya karşı doğuda çok yetersiz olduğunu dile getirir[6]. “Avusturya- Macaristan kaynaklarımızı bitiriyor” diye bir ifadesi vardır[7].

Galiçya Cephesi Çerçevesinde Ludendorff ve Enver Paşa

Ludendorff, bir Alman rütbelisi ve kendi devletinin çıkarını gözetiyor. Hatırasını okurken bu gerçeği göz önünden ayırmamak gerekir. Avusturya’nın 1916’da başarısız olmasının nedenleri hem İtalya hem Rusya ile hem de Sırplar ile savaşmış olmasıdır. Açıkça belirtmeliyim ki bu durum oldukça müşkül durumlara neden olmuştur. Alman genelkurmayı bunun sonucunda Çanakkale’de de başarılı olmuş Türk ordusundan birlik talep etmiştir. Enver Paşa bu isteği kabul etmiştir. Almanlar’ın, Türkler’in kendilerini zor duruma soksa da bu isteği kabul etmesini şaşkınlıkla karşılar ve gerçekten sadık bir müttefik olduklarına sonuna kadar inanırlar. Enver Paşa’nın güneyde Filistin’de ve Irak’ta ordu zor durumda iken böyle bir yardımı Avrupa’ya yollamasına sebep neydi? Öncelikle Ludendorff Enver Paşa’yı sıcakkanlı ve askeri kabiliyeti olan bir rütbeli olarak görür. Gayet saygı duyduğu ortadadır[8]. Soruya dönersek Enver Paşa’nın kafasında Avrupa’da tüm şiddetiyle devam eden cephelerde savaşın sonucu belirlenecekti. Evet, Çanakkale Zaferi, Kut Zaferi, Gazze’de alınan başarılar ve savaşın sonuna doğru Doğu’da Ruslar’a karşı edinilen ilerleme önemliydi fakat Almanlar yenilir ve iş masaya kalırsa orada etkin olamayacağına inanmış bir Enver Paşa vardı. Bunu bir kompleks haline getirmişti. Neticesinde Galiçya’ya birlikler özel hazırlanarak gönderildi. Subayların 2 dilden fazla bilmiş olmasına erlerin dahi üstüne başına, mühimmatına son derece özen gösterildi. Ludendorff 1916’da Galiçya’ya gidecek ordunun özenle hazırlandığını söylemektedir[9]. Ludendorff, Galiçya’ya destek birlik talep ederken kullandığı ifadeler konu Almanya ise bencilce davranan bir idareci olduğunu da gösterir. Filistin ve Irak’ta Türkler’in durumunu tamamen 2. hatta 3.plana attığının da ifadesidir: “Güney’de yani Filistin ve Irak’ta Türklerin İngilizlere karşı başarı kazanması zor gözüküyor.” diye bir ifadesi mevcuttur[10]. Enver Paşa’nın Galiçya’ya asker göndermesinin karşılığında Almanya’dan askeri malzeme istediğini dile getirir.

Osmanlı Devleti’nin yönetimi ile Almanlar’ın arasındaki soğukluk oluşmasının hatta savaşacak konuma gelmesinin sebeplerinin birincisi 1918’e gelindiğinde Almanların hala İngilizler’e karşı Türkler’i savaşa çekmek istemesi idi. Buna Enver Paşa karşı durdu ayrıca Romanya üzerine ordu gönderilirken Romanya’nın paylaşımı sırasında ciddi sorunlar olmuştu. Bu sorunlara Bulgarlar da dahil olmuştu. Bu durum da Almanya ile Osmanlı Devleti’nin arasını açtı. Şimdi, Ludendorff’un hatıralarında da açıkça gözüküyor ki Filistin’de ve Irak’ta İngilizler’e karşı sağlam bir Türk ordusu olmadığı zaman Avrupa’ya birlik kaydıran İngilizler özellikle 1917-1918’de Almanlar’a ciddi darbeler vurmaya başlayacaktı ki öyle de oldu. Somme’da ve Verdun’da bunları görebiliriz. Enver Paşa tam bu sırada Osmanlılar’ın 2.ordusunu doğuya Ruslara karşı kaydırdı ve rakibi olarak gördüğü Mustafa Kemal Atatürk’ü de içleri boşaltılmış tümenlerin bulunduğu Filistin’e göndertti. Enver Paşa’nın amacı panislamist bir harpti. Kafkasya’da böyle bir düşün peşindeydi. Şu soru tarihin derinliklerinde kaybolacaktır: “Şayet o 2.ordu güneye sevk edilse hiç olmazsa Halep ya da Musul Türkler’de kalmaz mıydı?” Burada Ludendorff tamamen Alman çıkarları için uğraşmıştır. Enver Paşa’da Rusya üzerine gidip bir politika izlemeye çalışmıştır fakat ikisi de savaşın kaybedeni olmuştur. Nihayetinde Nablus muharebesine kadar uzanacak ciddi toprak kayıplarının güney cihetinde önü açılmıştır. Ludendorff, Enver Paşanın bu tavrı için : “İngilizler’e karşı bir harpten yana değildi. Önceliği Kafkasya’da Ruslar’a meydan okumaktı. İşte Türkler ile bu konuda da anlaşmazlığa düştük.[11]Ayrıca Enver Paşa’ya özenle Filistin’i elinde tutması gerektiğini söyledim demektedir[12]. Burada Ludendorff’un amacı tamamen Alman çıkarlarını gözetmektir fakat Türk ordusunun 1918’deki durumunu düşününce üzerinde durulması gereken noktalar Filistin ve Irak idi. Elbet Gazze’yi Şam’ı tutmak kolay olmazdı ama bu denli de toprak kayıpları olmayacağını düşünüyorum. Nitekim Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, Yıldırım Orduları komutanı iken Nablus’un hemen ardından cepheyi neredeyse Kilis’e kadar geri çekmek zorunda kalmıştır. Elindeki mevcudiyeti daha fazla olsaydı Halep son durak olabilirdi.

Ludendorff’un hatıralarına Türk ordusunun Birinci Dünya Savaşı özelinde bakmaya çalıştım. Ayrıca Galiçya çerçevesinden bakarak Enver Paşa ile olan diyaloğuna temas ettim. Son bir nokta da Enver Paşa, Cihan harbini başarılı bir şekilde idare edebilmek için elinden gelenin en iyisini yapmıştır. Tüm Türk tarihinde 2.5 milyon askeri idare edebilen başka bir komutan bulunmadığını unutmayıp çok zor bir iş olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.

Yazanların yapanlara sadık kalması dileğiyle. Saygılar.

 

[1] Erich von Ludendorff, Birinci Dünya Savaşı’nda Gördüklerim ve Yaşadıklarım, Çev. Asiye Yıldırım, İstanbul: DBY Yayınları, 2014, s.358.

[2] Erich von Ludendorff, a.g.e., s.186.

[3] Erich von Ludendorff, a.g.e., s.533.

[4] Erich von Ludendorff, a.g.e., s.433.

[5] Erich von Ludendorff, a.g.e., s.266.

[6] Erich von Ludendorff, a.g.e., s.76.

[7] Erich von Ludendorff, a.g.e., s.253.

[8] Erich von Ludendorff, a.g.e., s.267.

[9] Erich von Ludendorff, a.g.e., s.265.

[10] Erich von Ludendorff, a.g.e., s.265.

[11] Erich von Ludendorff, a.g.e., s.611.

[12] Erich von Ludendorff, a.g.e., s.610.