Etiketler

, ,


“Gelecek hakkında tahayyülat ve mülahazata daldım. Alaeddin sevdiği ve arzu ettiği bir kadınla nişanlandı. Acaba ben, bana yar olabilecek bir kadına nail olabilecek miyim? Ey yerleri, gökleri ve üzerindeki mevcudatı yaratan Tanrım! Sen bugünü ve bu saadeti bana göster. Yoksa daima hüzün ile geçmiş ömrüm bütün bütün hazin ve gamnak olacak.”

Çanakkale çarpışmalarında Mülazım-ı Sani rütbesiyle görev yapan Mehmet Fasih Bey 4 Aralık 1915’de günlüğüne böyle yazar. Bugünkü askeri sistemde teğmene denk geldiğini söyleyebileceğimiz rütbesiyle Mehmet Fasih (1893-1964), Çanakkale’de askerlerle içli dışlıdır. Onlarla yakın temas kurup günlük tutuyor olması ve  yukarıda mektuplarından bir kesit olarak sunduğum gibi askerin savaşta neler düşünebileceği üzerine mühim duygular ve düşünceler sunması bizler için çok değerlidir. Bu değerlendirme yazısında hem Mehmet Fasih’den yararlanacağım hem de yine Çanakkale’de görev yapan Alman subaylardan Hans Kannengiesser’in (1868-1945) Osmanlı Ordusu üzerine tespitlerine yer vereceğim. Kannengiesser, Tümen komutanı olduğu için askerlerle iletişimi Mehmet Fasih kadar yakın değildir. İki rütbeli de Birinci Dünya Savaşı’nda Batı cephesindeki Osmanlı askerinin  özeti gibidir. Osmanlı ordusu savaşa hiç hazırlıklı değildi. 1914 ve 1915’deki birçok cephede de bu görülür. Çanakkale çarpışmalarında da  bu vaziyet bariz olarak ortadadır… Önce Birinci Dünya Savaşı ile ilgili genel bazı tespitlere yer verip ardından Hans Kannengiesser’in bazı gözlemlerine değineceğim.

Osmanlı ordusunun kayıpları üzerine kapsamlı bir değerlendirme yoktur. Firarilerin hesaplanamamış olması durumu zorlaştırmaktadır. Ordunun can kaybı 771 844’dür. Bu sayının 466 759’u hastalıklardandır. Sahada veya sahada yaralanıp sonradan hayata veda edenlerin sayısı 243 598’dir. Ordudaki akıbeti bilinmeyen asker sayısı 61 487’dir[1]. Hastalıktan ölenlerin neredeyse sahada ölenlerden 2 kat fazla olması Osmanlıların ne kadar hazırlıksız ve eğitimsiz olduğunun kanıtlarından biridir. Yaralıları ve firarileri de eklediğimiz zaman zayiat 2.2 milyon gibi korkunç sayılara yükselir. Dünyanın ilk toplu delilik savaşının, geneli Türk olan Osmanlı insanına maliyeti oldukça ağır olur. Bu sayılar üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kayıtlarından alınarak hazırlanan bir tablo için yine bu sitede bulunan “Birinci Dünya Savaşı’nda Siperlerde Hayat” adlı yazımın sonuna bakabilirsiniz.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki ordunun Abdülhamid döneminde ciddi olarak eğitimsiz kaldığı ortadadır. Eğitimli subay yok. İttihat ve Terakki başa geldiğinde ordunun içi oyulmuş gibidir. Er sayısı tamam yeterli denebilirse de eğitimsizdir. Üst rütbeli eksiği de Almanların da desteğiyle yalnız nicelik olarak kapatılabilir. Buna rağmen astsubay rütbeleri bomboştur. Mehmet Fasih gibi birçok genç daha hiçbir manevraya katılmadan ve çok az eğitimden geçerek kendisini bir anda Birinci Dünya Savaşı ile cephede bulur. Osmanlıların özellikle Çanakkale’de kısmen Irak coğrafyasında kısmen de Yemen’de başarı göstermesinin en büyük nedeni hem Trablusgarp hem de Balkan Savaşları’nın ordunun üst rütbelerinin pişmesini sağlamasıdır. Bu 2 savaş ama özellikle Balkan Savaşları erlerin de pişmesine neden olur. Özellikle Çanakkale’deki başarı bunun en iyi göstergesidir. Ordu aza kanaatı bir özellik haline getirir. Aslında bu zaten yaklaşık 3 yüzyıldır böyleydi.

Osmanlı ordusunun göz önünde bulundurmamız gereken bir durumu da direkt olarak Genelkurmay ile cephe hattının anlık irtibatı yoktur. Merkez, Viyana ya da Berlin ile İstanbul’dan telefon hattı aracılığıyla görüşebilir fakat cepheleriyle telgraf iletişimi anlık olarak hiçbir zaman kolay olmamıştır. Çoğu cihette de hiç telgraf hattı yoktur. Bu durum emir-komutanın çok hantal kalmasına neden olur. Osmanlı cephe hatlarının oldukça geniş olduğunu da unutmamak gerekir. Ordunun silah ve teçhizat yönünden de sıkıntıları vardır. Levazım yönünden de sıkıntıları vardır. Bunu tüm cepheler için söyleyebiliriz. Çanakkale’de görev yapan Kurtuluş Savaşı’nın önemli isimlerinden Fahrettin Altay’ın dediği gibi askerler ele geçirdikleri İngiliz postallarını giyerler. Ordunun ürettikleri oldukça kalitesiz ve rahatsız olduğu için birçok askerin çizme giymediğini biliyoruz. Çanakkale’den bir başka örnek de askerler kum torbalarını kesip rüzgara karşı kendilerine elbise yaparlar. Bir diğer mühim konu da silah ve teçhizattır. Ordunun birçok silahı Balkan Savaşları’nda düşman elinde kalır. Özellikle Çanakkale’de çok ihtiyaç duyulan Maxim ve Hotchkiss makinalı tüfekleri yitirilir. Osmanlı piyadesinin yakın mesafe tahribatı yüksek Mauser tüfeklerini kullanır. Almanlar savaş boyunca orduya bunlardan gönderir. Hazırlıksız olduğumuz buradan da belli olmaktadır. İlave olarak hala 1918 tarihinde bile Luger marka tabancaları subaylara göndermeye devam etmektedir. Açıkça 1914’e gelindiğinde ne Osmanlıların ne de Almanların böyle bir İttifakın içinde olacaklarına dair bir beklentileri yoktur. Bu bir zoraki birlikteliktir. Bu savaşa girdiğimizde ordunun beslenmesi de sıkıntılı olur. Bunun sebebi savaşın başladığı dönem ve silah altına askerlerin alındığı dönem hasat dönemidir. Hasat toplanamadan çürür. Görevlendirilenlerin geneli yokluk içinden geldiği için ve aza kanaati bildiği için bu konular hep şükür ile geçer. Osmanlı ordusu zora dayanma konusunda birçok yabancı subayın ya da askerin bahsettiği gibi çok güçlü bir ordudur. İngilizlerin, Osmanlı ordusunu tahlil etmek için hazırladıkları istihbarat raporu niteliğindeki “Handbook of The Turkish Army” adlı kitapçıkta bunları görebiliriz. Yine burada Ordunun ya hiç ya da nadiren maaş aldığı da yazar. Et çok nadir yedikleri ve buna benzer bazı tespitler vardır. Bu kısa değerlendirmeden sonra Hans Kannengiesser’in bu konularla ilgili tespitlerine geçiyorum.

Hans Kannengiesser,  Çanakkale’de ordunun beslenmesiyle ilgili şunları bizlere iletir: “Askerler yemeklerinin beklemeden ötürü kötü kokmasından yakınmazlar. Sürekli olarak fasulye, bakla ve bulgurdan şikayet etmezler. Olanla yetinirler. Kötü durumlarına aldırmadan birbirleriyle yemek öncesinde sonrasında şakalaşırlar. Sürekli olarak birbirlerine “Bu gerçek savaş değil” derler[Burada muhtemelen Osmanlı askerleri Balkan Savaşı’nı kast edip durumlarının bu savaşa göre daha iyi olduğuna dikkat çekiyorlar]. Bu askerler hergün yemek çıkmasına bile şükrediyorlar. Bir şikayetiniz var mı? diye sorulduğunda  “İyiyiz Bey” ya da “İyiyiz Paşa” derler[2]. Ekmeği parça parça çorbalarına atıp kaşıklarıyla alıp sakin sakin yerler. Kimse bir başkasının lokmasına göz dikmez.” İlave olarak Kannengiesser, Türklerin suyu tanıdığından şöyle söz eder: “Bir Türk yalnızca çok su içmekle kalmaz. Bizim şarabı tanımamız gibi onlarda suyu tanırlar.” Burada bahsetmek istediğim bir başka husus da Kannengiesser’in de söz ettiği askerlerin siper savaşları üzerine bir eğitimden de geçmemiş olmasıdır: “Türkler siper kazmak istemezler. Bunun yerine hiç uğraşmadan saldırıp kazanabileceklerini düşünürler.”

Kannengiesser, askerlerin maneviyatıyla bazı çıkarımları vardır. Ordunun Sosyal Darwinizm’in sonucu olarak bazı ırkçı söylemlere maruz kaldığını da eleştirerek bu insanların -özellikle Türklerin- Avrupa’da görülen aşırı milliyetçi karakter de bir ordu olmadığını vurgular: “Türk ordusu, “Allahu Ekber” ya da “Allah Allah” diye hücum nidası kullanır. “Yaşasın Millet” ya da “Biz Türk’üz” demez. İnanç, bu insanları korkunç siper savaşları içinde güçlü tutmaktadır. Asker en ağır yaraya bile metanetle dayanır. Ağızlarından “Aman, aman” dışında ses çıkmaz. Bu dünyayı öbür dünyanın öncülü olarak gördükleri için de ölümden korkmazlar.”

Tavsiye Okumalar

Nicolle, David, Osmanlı Piyadesi 1914-1918, Çev. Osman Çakmakçı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2012.

[1] David Nicolle, Osmanlı Piyadesi 1914-1918, Çev. Osman Çakmakçı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2012, s.61.

[2] David Nicolle, a.g.e., s.25.