Etiketler

, , ,


“Kim bir makamdan ayrılırsa gözden düşmüştür,

kim gözden düşmüşse onun dostu yoktur.”

Modern Türk Askeri Tarihinin önemli dönüm noktalarından biri yabancı az biraz da rütbeli subayların Türk ordusunda görev almaya başlamasıdır. Elbette ordular arası nitelikli asker geçişi her çağda hatta her savaşta olur. Ancak ateşli silahların belirleyici olmasından sonra artık daha mühim hale gelen bilgili askerin yetiştirilip iyi bir ast- üst ilişkisinde görevlendirilmesidir. Bu son kısmın kötü olması özellikle Osmanlı ordusunda Viyana Çevirmesi’nde (1683) çok belirgin bir hale gelir. Kara Mustafa Paşa’nın hiçbir emrine itaat edilmemiş şehrin düşmesine 5 saat kala ordu baskına uğrar konuma düşürülür. Bu durum Osmanlı Devleti’nde adeta bir hastalık haline gelir. Şöyle ki Birinci Dünya Savaşı’nda bile bir ikilik vardır. Subaylar arasındaki kişisel sorunlar orduya yansıtılır.

Bu yazıda değerlendirmek istediğim Osmanlı Devleti’nde 1835-1839 arasında görev yapmış Hermuth von Moltke’nin Türk ordusu üzerine gözlemlerine yer vermektir. İlave olarak onu tanıtmak ve Türk askeri üzerine bazı tahlillerini yazıya dökmektir. Bu tahlilleri ardı arkasına yazacağım. Öncelikle belirtmem gerekir ki Moltke, kendi iç dengesini iyi kurmuş bir insandır. Birçok konuyu tarafsız bir şekilde bizim bugün yapamadığımız analizleri o dönemden yapar. Moltke, 26 Ekim 1800’de doğar. 1891’de Berlin’de hayata gözlerini yumar. Türk ordusunda, II. Mahmud’un önemli yardımcılarından Hüsrev Paşa’nın Prusya’dan aldığı izinle görevlendirilir. O dönem kurulan ihtiyat birlikleri denebilecek Redif Teşkilatının (1834) talimlerinde görev alacak aynı zamanda Anadolu coğrafyasının haritalarını çıkaracaktır. Çıkardığı haritalar elbet görevi bitip ülkesine döndüğünde hizmet ettiği devletlerce kullanıldı. Osmanlı’nın değil de bu coğrafyanın Avrupalılar gözünde her zaman ehemmiyeti vardır. Bunun yeri bu satırlar değil elbet. Ailesine yazdıkları mektuplardan oluşturulan kitapta da bahsettiği gibi görev aşkı olan bir subay olarak onu görüyorum. Prusya’ya döndüğünde de bazı gazetelerde yazılar yazar fakat Türkler aleyhine hatta bu 4 yıllık görev süresine dair kalem oynatmaz. Bunun nedeni Nizip Savaşı (1839) olduğu kanaatindeyim. Mektuplarından anlaşıldığı kadarıyla ciddi bir psikolojik hasara neden olacak olaylara şahittir[1]… Uzun boylu ve sessizdir. Bu yüzden de hem Prusya ordusunda ardından da Alman ordusunda “Büyük Sessiz Moltke” olarak bilinir. Moltke’nin ilgi duyulacak yönü kanımca yukarı da değindiğim Osmanlıların bölgesel sivil- askerleri Redif Teşkilatında katkılarıdır. Redif askerlerini çok iyi tanımaktadır. Mektuplarında eğitimlerinde oldukça katkısı olmasına rağmen neredeyse verdiği talimlerden hiç bahsetmez. Şimdi Moltke’nin tespitlerine geçiyorum.

Moltke, özellikle Yeniçeri ocağının kaldırılmasını övse de yerine bir güç olmadan kalkışıldığını vurgular. “Yıkmak kolay ama yapmak zor” diye görüşünü belli eder. 1826 yılının akabinde Osmanlı’nın daimi bir eğitimli ordusu mevcut değildi. Yeni oluşturulan eğitimsiz birlikler, 1827 Navarin olayını ve 1828 Rusya ile savaşı yaşadılar. Tam bu sırada Moltke gibi birçok subay Avrupa dışında görev alır. Moltke, yeni oluşturulan ordunun subaylarının dışarıdan gelen subaylara iyi bakmadığını bizzat kendi yaşar. Moltke, özellikle Anadolu görevleri sırasında daimi olmayan Redif askerlerinin talimlerinden sorumlu subaylardandır. Redifler için Prusya’daki Landwehr adlı kendi milis teşkilatlarıyla karşılaştırıp Rediflerin oldukça yetersiz olduğunu söyler. Rediflerin nişan almadığını yani bilmediklerini ve kullanılan teçhizatın kötü olduğunu yazar. Ancak asıl yakındığı askerin eğitimsizliği ve Türk subayların birbirleriyle oluşan çekişmeleridir. Bazı rütbelilerin özellikle Nizip Savaşı’nın başkumandanı Hafız Paşa’yı dinlemediklerini yazar. Birçok denk subay bile kişisel sorunlarını orduya yansıtır. Nizip Savaşı sırasında Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın kuvvetleri oldukça bitkin durumda olmasına hatta sağduyulu birçok subayın saldırı yönünde görüş bildirmesine rağmen ordunun kilit yerlerinde ve mevkilerinde bulunan fakat tutkularına esir düşmüş beylerin yüzünden atağa geçilemez. Ordu atıl kalmaktadır. Bunları Moltke’nin mektuplarından takip edebildim. Türk askerini görev bilincinde ve disiplinli askerler olarak tanır ve tanıtır. Ordunun gücünün son derece azının kullanıldığını vurgular. Moltke, ara ara Türk askeri tarihinden örnekler verir. Gördüğü durum karşında şaşkındır. Şu an şahit olduğu aslında beş seneye kadar asker olacağı akıllarına bile gelmemiş insanlara bakarak hayrete düşer. Hayal ettiği ve gördüğü ordu mensupları arasında oldukça fark vardır… Rediflerin maaşlarının daimi nizami ordudan 3’te 1 oranında az olduğunu söyler. Başka bir konu da askere almadır. Merkezi bir alım sistemi olmadığı ve Redif Teşkilatı bölgesel askeri kuvvetleri teşkil ettiği için alımlarda düzensizlik olduğunu dile getirir. -Önceden askerlik beklenmeyen ama şimdi beklenen- Türklerin askere alımlarına da olumsuz bakar. Bunun nedeni asker olmayan insanların asker yapılmaya uğraşılmasıdır. Şöyle ki görev süreleri birkaç yıl olabildiği gibi 15 yıla kadar görevde kalınabilir. Örnek vermek gerekirse teşkilatın kurulduğu 1834’ten 1838-9’a kadar kimse terhis olmamıştır. Bir başka konu ki şimdi bahsedeceğim durum Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar varlığını devam ettirdi: Askerden firar. Birçok sebebi var. Müslümanların askere alınması demek ailelerin erkeksiz ve toprağın ekinsiz kalması demektir. Devlet açısından da bu iki nedenin kötü olmasına ilave olarak hem bu insanlardan vergi alamaz hem de onları doyurmak, giydirmek, eğitmek ve de maaş vermek zorundadır. Firarın bir başka nedeni de 1922’ye kadar da  gördüğümüz gibi asker kaçaklarının eğer rütbeli değilse cezası falakadır. Bundan fazlası rütbelilere uygulanır. İstisnai durumlar vakidir. Moltke, Nizip Savaşına giderken hergün ordudan firar edenler olduğunu ve bunları yakalamak için operasyona çıkıldığını anlatır. Yakalanan erler 200 sopa ceza alırlar ardından tekrar görevlerine dönerler. Burada Moltke, ordunun askerlere çok iyi davrandıklarını, iaşenin sağlıklı yapıldığını ve keyiflerinin yerinde olmasına rağmen bu yeni erlerin kaçma nedenini ailelerine ve aslında haklı olarak kurulu düzenlerine dönme isteği olarak yorumlamak gerekir. Yıllarca yüzüne bakılmayan ya da bakılamayan Anadolu insanından şimdi de asker olmalısın denildiğinde tepki görmek son derece doğaldır. Buna rağmen sanılmasın ki her asker kaçmaya eğilimlidir. Görevi askerlik olanlarda kaçma eğilimi oldukça düşüktür. Bu arada belirtmeliyim kaçan hem Redif hem de Nizami kuvvetlerdendir. Moltke, Redifleri şöyle tanımlar: “Çarçabuk Avrupalı usulde savaş öğretilmiş insanlar.” Nizip Savaşında asker kayıpları artar Rediflerin yarısı kaybedilir. Savaş sırasında hastalıktan ve yaralanmadan ölenler de çoktur. Nizip savaşının sonunda ordunun 5/6’sı kaybedilir. Osmanlı ordusu için bu oldukça ciddi bir travmadır. Mısır Valisi’nin ordusunun öncüleri Marmara’ya kadar girmişken yardım Ruslardan alınır… Moltke’nin bahsettiği birşey de orduya Kürt aşiretlerinden asker alımıdır. Moltke, Kürt aşiretlerinin giyimlerinden etkilenir, beğenir. Tıpkı Anadolu’nun genelinde olduğu gibi Kürt ailelerinin de olumsuz yaşam şartları karşısında mektuplarından görüldüğü kadarıyla üzgündür. Orduya asker alımı sırasında aşiretlerden de faydalanırlar. Moltke’nin ki birçok defa vurguladığı şey şudur: Kürt aşiretlerin askere alınmamasıdır. Nizip savaşı’nda Osmanlı komple bir ricat intikaline karar kıldığında Kürt birliklerinin kendi saflarındaki ordu üzerine ateş açtığını özellikle başkumandan Hafız Paşa’ya saldırdıklarını görür. Dağ yollarını kestiklerine şahit olur[2].

Nizip savaşıyla ilgili, Osmanlı yönetimsel çok büyük hatalarıyla ilgili ve aslında bugünkü Suriye ile ilgili Helmuth von Moltke’nin şu tespitlerini olduğu gibi aktarıyorum: “Şimdiki vergi toplama tarzında toplananların beşte, belki de onda biri devlet kasasına girer. Eğer şimdiye kadarki iltizam yani vergilerin bir müteahhide verilmesi, müsellim idaresi, angarya, cebren asker toplama, bilinen fakat göz yumulan irtikap ve ihtilaslar, iltimasla terfiler, hulasa bütün eski kötü adetler yeniden uygulanacaksa, böyle bir maksat uğrunda dökülecek her damla kana acımak lazımdır. O zaman, esasen isyana hazır olan böyle bir memlekette, yer yer ihtilaller hiç eksik olmayacak ve önemli bir askeri kuvvetin daimi olarak Suriye’de bulundurulması gerekecektir. Bu yüzden de vergilerin ve toplanacak askerin miktarı artacak, böylece sadece dert çoğalmış olacaktır.

Buna karşılık iyi bir yönetim Suriye’ye egemenliği 40 000 askerden daha mükemmel sağlayacaktır. Eğer bu kadar zengin bir memlekette vergiler her bucağın ihtiyarları tarafından toplanıp doğruca devlet kasasına yatırılırsa, eğer sadece ferdi olan bugünkü yönetim yerine iş ve elbirliğiyle çalışan devlet daireleri geçse, eğer memurlar devletten ve mümkün olduğu kadar bol maaş alsalar, sıkı bir kontrol altında tutulsalar, Suriyelilerin böyle bir durumu bugünkü eşi görülmedik tazyike tercih etmeleri için çok düşüncesiz olmaları lazımdır[3].”

[1] Helmuth von Moltke, Moltke’nin Türkiye Mektupları, Çev. Hayrullah Örs, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1969, s.242.

[2] Moltke, a.g.e., s.271.

[3] Moltke, a.g.e., s.239.