Etiketler

,


Bu değerlendirmede değinmek istediğim Gelibolulu Mustafa Ali, 16.yy.’ın Osmanlı devlet adamları arasında mühim bir yer tutar. Tarihçiliği de aynı şekilde böyledir. Oluşturduğu eserlerde Osmanlı siyasal hayatıyla ilgili çekinmeden sunduğu bilgiler oldukça önemlidir. Cornell Fleischer’ın Tarihçi Mustafa Ali: Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı adlı kitabı Gelibolulu ile ilgili son derece değerli bilgiler sunmaktadır. C. Fleischer’ın yazdıklarından yola çıkarak burada önce Mustafa Ali’nin değindiği liyakatsiz işleyen –aslında kendisinin de dahil olduğu- Osmanlı kadro çarkını incelemektir. Ardından askeri alanda bir türlü oluşamayan emir- komuta zincirinden yine Mustafa Ali ışığında bahsetmektir. Son olarak da yazarımızın tarihi kişiliği üzerine birkaç söz ilave etmeyi uygun bulurum.

Mustafa Ali, 1541- 1600 arasında yaşar. Daha sonraları anılacağı gibi doğduğu yer olan Gelibolu da dünyaya gelir. Belirtmek lazım ki aslında bu dönem yani 16.yy., Osmanlıların en hareketli çağıdır. Bağlı bulunduğu devletin hareketliliğine paralel olarak Gelibolulu da oldukça aktif bir yaşam seyreder. Babası Ahmed’tir. Gelibolu’da nüfuslu olduğu anlaşılan bir tüccardır. 16.yy.ın her varlıklı Osmanlısı gibi Gelibolu’da varolan kültürel yaşamın bir parçasıdır. Dahası bu yaşamın koruyucu gibidir de. Ahmed bey, kendi bölgesindeki alimleri ve şairleri korur. Mustafa Ali hem baba tarafından hem de anne tarafından çok çabuk yükseleceği bir kariyer için şanslı sayılır. 21.yy.da da para ya da şöhret için akrabalarla ya da tanıdıklarla bir yerlere gelme çabası varsa bu durum 16.yy.da da böyledir. Liyakatla bir yerlere gelme daha az olmaktadır. Mustafa Ali, Nakşibendi şeyhi Muslihiddin ile anne tarafından bağı vardır. Şeyhin oğlu Derviş Çelebi sayesinde de Ali çevre edinir. Derviş Çelebi bir ara Kanuni Sultan Süleyman’ın özel imamıdır. Sonraları Kanuni ölünce Sokollu Mehmed Paşa tarafından istenmez ve sürülür. Derviş Çelebi Mekke’de ölür. Mustafa Ali, 1557’de İstanbul’a geldiğinde henüz 16 yaşındadır. Burada bu akrabalık ilişkileri çerçevesinde iyi eğitim alır. İstanbul’a gelmeden Gelibolu’da da birçok alimden dersler alır. Şunu belirtmek gerekir ki Mustafa Ali ömrü boyunca hep kendisini ait gördüğü İstanbul’da sarayda bir görev almayı bekler. Bunun için her yolu dener. 16.yy.da iki ana sınıf vardır. Biri reaya biri de maaşlı sınıftır. Maaşlı sınıfın içinde seyfiye, ilmiye ve kalemiye vardır. İşte bu küçük açıklamaların devamında Mustafa Ali, İstanbul’a geldiğinde okullarda intisap sistemi hakimdir. Merkezi bir seçme sistemi olmadığından öğretmenler öğrencileri bir kıstas olmadan seçerler. Genelde belirleyici olan öğrencinin değerlendirmesinden çok rica ya da ikili ilişkilere dayalı bağlardır. Nitekim Mustafa Ali de bu şekilde yani anne ve babasının sunduğu geniş çevrenin vermiş olduğu avantajlardan faydalanıp eğitimini tamamlar. 16.yy.ın mühim şeyhülislamı Ebussuud Efendi’nin oğlu Şemseddin Ahmed’ten ders alır. Ahmed uyuşturucu bağımlısıdır. 1563’de ölür. Mustafa Ali, Şemseddin Ahmed ile bağını sonuna kadar sağlam tutar. Burada hemen dikkat çekmek istediğim nokta bugün bile din alimlerinin alkole ya da uyuşturucu gibi maddelere karşı duruşu vardır. Fakat 16.yy.da bile müslüman bir devlet olan Osmanlı’da keyif verici madde kullanımı azımsanmayacak kadar çoktur. Mustafa Ali, 1560’ a kadar eğitim alır. Buna rağmen ilmiye de kalırsa çok uzun bir yolu olduğunu ve kademe kademe ilerleyebileceğini bildiği için ilmiyeden kalemiyeye geçer. 1561 yılında o zamanlar şehzade olarak Konya’da görev yapan Selim’e Mihr ü Mah’ ı sunar. Ali, Selim’in divan katibi olmayı kabul eder. Ali hemen bu denli sırtını devlete dayamak istemesi o zaman için birçok talebenin yaptığı bir davranıştı. Bahsettiğim gibi ilmiye adım adım yükselinmesi gereken bir alandı fakat kalemiye öyle değildir. Mustafa Ali hırsları olan bir Osmanlı aydınıdır. Kendi eserlerinde sürekli bahsettiği adam kayırma ve liyakata değer verilmemesi gibi durumlara yeri geldiğinde kendisi de başvurur. 1564’te Lala Mustafa Paşa tarafından mahiyete alınmadan İstanbul’a gider. Kanuni’ye ulaşmaya çalışır. Saray kapısında olabilmek için yeri geldiğinde şehzadelerden bile kendisiyle ilgili bugünkü ifadeyle referans mektupları da yanına alıp İstanbul’da kadro almaya çalışır. Bu şaşırılacak bir durum değildir. Mustafa Ali eleştirdiği gibi 16.yy.da birçok bey, alim ya da kalemiye mensubu bu şekilde bir yerlere gelmektedir. Liyakat pek uygulanan bir yöntem değildir. Bunun da sebebi benim fikrim çok hızlı büyüyen bir devlet olmasıdır. Topraklar genişlerken nüfus artmakta ve buna bağlı olarak daha fazla merkezin kontrolünden yönetim çıkmaktadır. Uzak eyaletlerde kadro alanlar bir süre sonra devlet içinde devlet gibi olur. Bu durum günü kurtarma anlayışını beraberinde getirir. Şöyle ki uzaktaki bir bey kendi durumunu ve kendi ailesini düşünür. Başka bir endişeleri de eğer idealist değilse olmamaktadır. Sonuç olarak örneğin gelişmekten başka çaresi olmayan İspanya veya Portekiz’deki zihni gelişim Osmanlı’da olmamıştır. Osmanlı kadrolarının bunu farketmesi 17.yy.ın son çeyreğinde olan olaylardır. Bu zamana kadar yukarıdaki durumun pek değişmediği kanaatimdir.

Mustafa Ali’ye dönersek 1564’te sır katibi olarak Halep’e Lala Mustafa Paşa’ya katılır. Ali, Kütahya’da şehzade Selim’in yanındayken de geçinemez. Selim’in yanındaki diğer kadro isteyenlerle sürtüşür. Bu durum sonucunda Halep’e gitmeyi uygun görür. Tabi bunun öncesinde İstanbul’da kadro için birtakım girişimler yapsa da olumsuzdur. Mustafa Ali eserlerinde askeri emir- komuta zincirinin oldukça bozuk olduğundan söz eder. Bununla ilgili bazı yaşadıklarını anlatır. Osmanlı ordusunda plansız büyümeyle aynı doğrultuda görülebilecek ast- üst ilişkisinde de ciddi bir bozukluk vardır. Osmanlı beylerinin kendi arasında çekişmeler merkezden uzaklaştıkça daha da sertleşir. Mustafa Ali’nin de bahsettiği gibi bazı durumlarda bu merkez tarafından da istenirdi. Örnek vermek gerekirse Sokollu Mehmed Paşa, Lala Mustafa ile Sinan Paşa’nın fikir çatışması yaşayacağını biliyor ve kendisine rakip gördüğü Lala Mustafa’nın itibar kaybetmesini bekler. Mustafa Ali bu olaylara şahittir. Lala Mustafa ile Yemen isyanını bastırmak amacıyla 1566’da görevlendirilir. Kahire’ye ulaştıklarında 4000 asker isterler fakat Sinan Paşa 500 asker vermekte diretir. Ordunun ve bu beylerin asıl görevi Yemen isyanını bastırmaktır. Buna rağmen uğraşları birbirlerini itibarsızlaştırmaktır. Mustafa Ali de bundan bahseder. Bu durum Roma İmparatorluğunda da böyleydi. Örneğin Colin McEvedy’nin İlkçağ Tarih Atlası adlı eserinde de bahsettiği gibi Britanya’ya yollanan birçok Roma askeri yetkilileri Roma’ya veya Ravenna’ya dönmeyi düşünür. Bu da tekrar şunu gösterir ki merkezden uzaklaştıkça görevlendirilmiş üst rütbeleri kontrol etmek onlardan isteklerinin harfiyen yerine gelmesini beklemek oldukça zordur. Mustafa Ali, Lala Mustafa Paşa’nın divan-ı hümayunda yargılansa da bir sene sonra ezeli düşmanı Sokollu Mehmed Paşa ile anlaşma yolunda olduğunu söyler. Olan yine Mustafa Ali’ye olur. Kalemiyeden seyfiyeye geçişi Venedik sınırındaki Klis kalesine görevlendirilmesidir. Burada da yetkili olan Sokollu Mehmed Paşa’nın kuzeni Ferhad Bey’dir. Görüldüğü gibi devletin her üst kadrolarında merkezle akrabalığı bulunan beyler mevcuttur. Bunun aksi olarak liyakatle göreve gelenler de vardır. Fakat bunlar genel olarak alt rütbelerde kalmaktadır. Üst kadrolar hep merkezden atanır ve genel olarak “tanıdık”larca doldurulur. Bunun da sebebi merkeze karşı isyan olmasın diye bir düşünce olabilirse de çoğunlukla adam kayırma temelli devlet kadrolarını kendi aileleriyle doldurma isteğidir. Mustafa Ali önce ilmiye, sonra kalemiye ve en sonunda seyfiye’de görev alır. Osmanlı’nın üç kadro alanında da faal olmasına rağmen dilediği nişancılık görevini yapacak imkan verilmez. Bunun da sebebi aile bağları ona ancak bu kadar olanak verir ve ilave olarak eserlerindeki dili serttir. Gelibolulu, 1580’e gelmeden hem Lala Mustafa Paşa’nın hem de Sokollu Mehmed Paşa’nın ölümüne şahit olur. Artık onu tanıyan ya da kollayan isim kalmaz. Yine kadro peşinde koşacak olsa da vereceği eserlere odaklanır.

Tarihçi Mustafa Ali’nin tarih yazımına yaptığı en büyük katkı şüphesizki keskin ve bir o kadar da çekinmeden yaptığı eleştirilerdir. Mustafa Ali, C. Fleischer’ın da bahsettiği gibi vakanüvislerin tarih anlayışından çok tutarlı bir tarih yazımının arkasında durur. Edindiği bilgileri olduğu gibi aktarıp kenarı çekilmekten çok okuduğu, dinlediği veyahut ona iletilen verileri mantık dahilinde oluşturmaya çabalar. Ayrıca tarih yazımına katkıları bununla sınırlı değildir. Her gittiği coğrafyanın hakimlerinin listesini verir. Kronolojik bir düzen içerisinde anlatım yapar. Künhü’l Ahbar bu şekildedir. Yine bu eserde Mustafa Ali, toplumsal bir bozulma olduğunu ilave olarak her eserinde sürekli işlediği devletsel haksızlıklar silsilesinden bahseder. Eleştirel bakışının üzerinde durmak gerekir. Nushatü’s Selatin’de Gelibolulu, her memurun kendinden üst makamı istediğini dile getirir. Şöyle ki “kadılar sancakbeyi, sancakbeyleri beylerbeyi, beylerbeyi de vezir olmayı ister.”der. yine aynı eserinde Mustafa Ali, iyi bir devletin nasıl olması gerektiğini açıklar. Sultanın görevlerini yazar. Devletin çarklarının iyi dönmediğini dile getirdiği için düzeltmek doğrultusunda çareler bulmaya odaklanır.

Tavsiye Okumalar

Fleischer, Cornell, Tarihçi Mustafa Ali, Çev. Ayla Ortaç, Tarih Vakfı Yurt Yayınları,İstanbul, 2013.

McEvedy, Colin, İlkçağ Tarih Atlası, Sabancı Üniversitesi Yayınları,  2.Baskı, İstanbul, 2004.